Müzik Eğitimcileri Derneği (MÜZED) Genel Merkezi Meşrutiyet Caddesi Hatay Sokak No: 5/ 10 Kızılay- ANKARA
(312) 419 03 98 bilgi@muzed.org.tr

19 MAYIS ATATÜRK’Ü ANMA VE GENÇLİK VE SPOR BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!

Başöğretmen, Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün tam bağımsızlık ülküsünü, ilke ve devrimlerini sonsuza dek yaşatmak kararlılığıyla değerli üyelerimizin ve değerli dostlarımızın 19 Mayıs Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramlarını kutlarız.

Müzik Eğitimcileri Derneği (MÜZED) Genel Merkezi

AHMET SAY SON YOLCULUĞUNA UĞURLANDI

      Müzik eğitimcisi, müzikolog, yazar, yayıncı, dünyaca ünlü piyanistimiz ve bestecimiz Fazıl Say’ın babası, Müzik Eğitimcileri Derneğimizin örnek üyelerinden AHMET SAY’ı 10 Mayıs 2022 günü  kaybettik.

Ahmet Say için 12 Mayıs 2022 Perşembe günü saat 10:30’da Çankaya Belediyesi Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezinde bir anma töreni düzenlendi. Törene sanat, edebiyat, siyaset camiasından çok sayıda yurttaş katıldı. Törende Ahmet Say‘ın yaşamını anlatan bir belgesel sunumu yapıldı. Fazıl Say, “Babam Ahmet Say” adlı piyano yapıtını ilk kez seslendirdi.

Ahmet Say Kocatepe Camii’nde kılınan öğle namazı sonrası sevenlerinin omuzlarında Karşıyaka Mezarlığında sonsuzluğa uğurlandı.

       Allah rahmet eylesin. Huzur ve ışık içinde uyusun. Ailesine, yakınlarına, müzik ve edebiyat dünyasına, sevenlerine başsağlığı ve sabırlar dileriz.

       Sevgili Ahmet Say ağabeyimiz, mücadeleci örnek kişiliğiyle, yapıtlarıyla yaşayacaktır.

MÜZED Genel Merkezi


Ahmet Say, MÜZED 8. Olağan Kurultayında kürsüde konuşurken (Haziran, 2014)
Ahmet Say, MÜZED 8. Olağan Kurultayında Prof. Dr. Ali Uçan ve Hüseyin Akbulut ile (Haziran 2014)

AHMET SAY İLE SÖYLEŞİ:

“BİZ ÇOK YETENEKLİ BİR HALKIZ ANCAK DEĞERİNİ BİLMİYORUZ”*

                Refik SAYDAM, Birsen SÜRMELİ

                • Ahmet Hocam, sizin özgeçmişiniz kitaplarda ve çeşitli kaynaklarda yer alıyor.  Ancak  “Öğretmen Dünyası”, kendine özgü içeriği ve okuru olan bir dergi. Dergimiz okurları için bize  özgeçmişinizi  anlatır mısınız?

                • Öğretmen bir ailenin çocuğuyum. Annem, Darülfünun’un ilk mezunlarından felsefe öğretmeni Nüzhet Say. Babam, Sabahattin  Ali’nin çok yakın dostu; Erzurumlu Fazıl Say. Fakat 9 yaşındayken üstün zekâlı diye İstanbul’a gönderilmiş. Erzurum’da başlayan eğitim hayatı İstanbul’da devam etmiş. Ardından Almanya’ya gönderiliyor. Orada matematik okuyor. Zamanın en ünlü, en çalışkan, en parlak matematikçisi oluyor. Türkiye’ye dönünce İstanbul Erkek Lisesine atanıyor. Bir yandan öğretmenlik yaparken bir yandan da ders kitapları yazıyor. Orta birden, lise son sınıfa kadar olan matematik, geometri, cebir, trigonometri gibi alanın tüm kitaplarını yazıyor. Fakat Maarif Vekâleti, Millî Eğitim Bakanı haklı olarak bu böyle olmaz diyor. Yanına iki arkadaş daha bu diyorlar. Bunun üzerine babam iki değerli matematikçi; Şerif İnan ve Lütfü Atalı bir komisyon kuruyorlar ve kitapları Maarif Bakanlığı adına düzenliyorlar. Fazla para vermiyorlar. Şimdiki gibi olsa onca kitap, Neyse… Uzun yıllar okullarda okutuluyor.

 Babam 50 yaşında apandisitten ölüyor. Geç kalınmış bir vaka nedeniyle öldü gitti. Ben o zaman 13-14 yaşlarındayım. Babam bu kadar erken ölünce annem, ben ve ablam kaldık. Ablam önemli bir sanat tarihçisi Ülker Say. İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümünün ilk öğrencilerinden ve hocalarından. Ablamın eşi Prof. Dr. Cavit Erginsoy, Nobel’e ilk aday gösterilen Türk. O da çok genç yaşta öldü. Böyle bir ailenin zavallı çocuğuydum. Aslında haşarıydım, pek de zavallı değil. Daha lisedeyken fazlaca siyasî konulara girmeye başladım. Çünkü babam iyi bir eğitimci ve iyi bir solcuydu. O da Almanya’da okumuş. Hem de Almanya da sosyalizmin geliştirilip, kitlelerle bütünleştirildiği bir zamana rastlamış babamın öğrenimi. Babam sosyalizmi iyi biliyordu.

Babam 1940 yılında  Kadırga Yüksek Tahsil Erkek Talebe Yurdu Müdürlüğüne atandı. Anadolu’dan gelen yoksul ailelerin çocukları, İstanbul’da hali vakti yerinde olmayan ailelerin çocukları kalırdı bu yurtta. Yemekler yapılırken, hangi vitaminler var, kaç kalori olması gerekir hepsi hesaplanırdı. Annem de böyle şeylere meraklı bir insan.

İstanbul Erkek Lisesi’nde okudum. Bir ay babamın öğrencisi oldum. Sonra babam öldü. Okulu bitirince annem sanki ailenin bir geleneği imiş gibi beni Almanya’ya yolladı. Babamın öğrencisi Müsteşar, geldi ve dedi ki: “Fazıl Say’ın oğlunu Almanya’ya eğitime gönderiyorum ve tüm parasını ben ödeyeceğim.”. Mühendis olmamı istiyorlardı. Ancak ben hiç de öyle şeylere yakın değildim. Fen bilimleri, matematik ilgi alanım içerisinde değildi. 7 Yıl Gazetecilik Enstitüsünde eğitim gördüm. Böylece Almanca öğrenmiş oldum. Öyle sokaktan toplanmaz Almanca… Mutlaka okuyacaksın, yazacaksın, konuşacaksın.

KÖY GERÇEĞİNİ, DOĞU GERÇEĞİNİ KÖY ÖĞRETMENLİĞİMDE ÖĞRENDİM

Türkiye’ye dönünce diplomamı incelediler, baktılar, komisyonlar kurdular ve dediler ki: “Sen üniversite mezunu değilsin.”.  Oysa ben 7 yıl okumuştum. Ardından yedek subay öğretmen olarak Bingöl’e gittim. Çevrimpınar, bir dağ köyü. Kürtçe adı Göresim. İki yıl Kalmam gerekiyordu ben üç yıl kaldım. Çünkü yapılacak işlerim vardı. Ben babamdan da idealistim. O sıralar 27 Mayıs Devrimi olmuştu. 27 Mayıs bir devrimdir; Türkiye için ileri bir adımdır.

Köy öğretmenliği yaptım. Fakat köy gerçeğini, doğu gerçeğini öğrendim. Açtık hepimiz, ben de açtım. Öyle şehirden çökelek falan almıyordum. Onlar ne yiyorsa onu yedim. Köylü beni o kadar çok sevdi ki… Ben de onları çok sevdim. Neyse kendimi çok övmeyeyim. Köy öğretmenliği yaptım. Zavallı bir köyde… Birkaç ay önce geldiler ve beni aldılar götürdüler öğrencilerim. Aradan 50 yıl geçmiş, öğrencim olmuş 60 yaşında… Müthiş bir insanî dayanışma onlardaki. Öyle Kürtmüş, anlamazmış diye bir şey yok. İnsanlıksa ölçüt, onlardadır. En iyi insanlık onlardadır, onların anlayışındadır.

Askerlik bitince İstanbul’a döndüm. Hiç kimseye kapılanmadım. Yazar ve çevirmen olarak çalıştım. Harçlığımı kazandım. Kimseye biat etmedim. Böyle bir insanım. Daha sonra Şükran Kurdakul, abim benden 10 yaş büyük. Yaşasaydı 94 yaşında olacaktı. Onun çıkardığı dergide, yayınevine çalıştım. Cep harçlığımı veriyordu.

Bir de Konservatuar eğitimi aldınız. Onu da anlatır mısınız?

Dört, dörtbuçuk  yıl okudum konservatuarda. Evimizde piyano vardı. İstanbul da o zaman evinde piyano olan aile sayısı parmakla sayılacak kadar azdı. Vardı Yahudi ailelerde ve Selanik göçmenlerinde. Onlar da dönmedir. Annem ablama piyano dersi aldırmaya başlıyor bir öğretmen eşliğinde. Ablam benden 7 yaş büyük. Şimdi 91 yaşında. Cin gibi. Ablam piyanoya pek ilgi duymadı ve bıraktı. Ailem aynı şansı bana da tanıdı. Rum Kızları piyano çalmayı öğretiyordu o zaman. Benim için de bir matmazel tutuldu. Beni kulağım iyiydi. Müzik yeteneğim vardı. Ancak oğlum Fazıl kadar değil. Matmazel bir, iki yıl piyano dersi verdi ardından konservatuara girdim. Piyano hocam Verda Ün. Ünlü müzisyen Ekrem Zeki Ün’ün eşi. Koro öğretmenimiz  Demirhan Altuğ’du. Eğitimci olarak onlar çok iyi insanlardı. Ekrem Zeki Ün dersler verirdi Konservatuarda. Konservatuar dediysem İstanbul Konservatuvarı öyle büyük bir bina değildi o zamanlar. Bir apartman, 4 katlı bir apartman. Her katında, odalarında müzik yapılırdı.

O zamanki hocalarımız çok değerliydi. Müzikten çok iyi anlayan, ancak başka şeyle ilgilenmeyenler vardır. O da yeni kuşakta. Bizim hocalarımız çok yönlüydü.

Bu arada eşim Handan iyi bir eğitimcidir. TED Kolejinde çalıştı. Çalıştığı dönemde ben de koleje gidip geliyorum. Okulda ilk müdürden başlayarak müdürlerin fotoğrafları asılı duvarda. Oradaki ilk müdür, Maarif Cemiyeti’nin (Türk Eğitim Derneği) kurucusu olan Fuat Say’dır. Fuat Say amcamdır. İyi bir matematikçiydi.

                • Almanya’daki öğrencilik sürecinizi anlatır mısınız?

                • Alman Sosyalist Öğrenci Birliği’nin haşarı bir öğrencisiydim. Almanya’ya 1954 yılında gittim, 1960 yılında geri döndüm. O kadar demokratik bir ülke ki… Sosyalizmi okuyoruz, tartışıyoruz, yazıyoruz. Icığını, cıcığını inceliyoruz. Konferanslar veriyoruz. Öyle bir iki değil, yıla da 20 kez. Sosyalizmin şu dönemi, bu dönemi diyerek her yönünü öğreniyoruz. Yani anlayacağınız sosyalizmi iyi bilirim. Türkiye de pratikte herkes bildiği için guruplarda çekişmeler, kavgalaşmalar  olur. Avrupa’da sosyalist bir grup içinde hırgür, çekişme olmaz. Bizde olur. Bu önemli bir nokta. Almanya’da meslek okulunda okudum. Üniversitede değil.

                • Yazarlık yaptınız, çevirmenlik yaptınız. Bize o süreci, yazdığınız kitapları, dergileri anlatır mısınız?

                • Bingöl’den dönünce İstanbul’da yazarlık çevirmenlik yaptığımı söylemiştim. Cep harçlığımı kazanıyordum. Öyle geçim parası filan almıyordum. Yazdığım yayınlar: Türk Solu Dergisi, Aydınlık Dergisi ve Teori Dergisi. Kim yazı isterse verdim. Bana kim yakınlık gösterdiyse ben de ona yakınlık gösterdim.

                İlk ödül aldığım kitabım “Kocakurt” (1976),  Milliyet Roman Yarışması’nda ödüle layık görüldü. Ardından daha önce yazdığım, yayımlanmış, yayımlanmamış öykülerimi topladım bir kitapta. Bingöl Hikayeleri (1980), İpek Halıya Ters Binen Kedi (1982) ilk epik hikâye olarak bilinir. Güneşin Savrulduğu Yerden (1988), Bingöl Hikayeleri adlı eserin yeniden yayımlandığı kitabım, Ağaçlar Çiçekteydi. Müzik alanında ise; Müzik Ansiklopedisi, 4 cilt, Müzik Öğretimi (1996), Müzik Tarihi (1994), Müzik Atlası (1995), Müziğin Kitabı (2000), Müzik Sözlüğü (2002), kitaplarım yayımlandı.

                Bingöl’de köy hayatını öğrendim. Açlık nedir, sefalet nedir, itilmek nedir, kakılmak nedir orada öğrendim. Köylüler açsa ben de açım. Şehirden bir kez olsun konserve almadım. Birbirimizi çok sevdik. Bingöl Hikâyeleri böyle ortaya çıktı.

ANADOLU, EN ÜCRA KÖŞESİNE KADAR MÜZİSYENDİR

                • Müzik eğitiminin şimdiki durumu ve geleceği hakkında ne söylemek istersiniz?

• Toplumda müzik sanatı ne kadar değer görüyorsa, müzik yayıncılığı da o kadar değer görüyor. Bunun dışında, ulusumuz, halkımız, Anadolu baştanbaşa, en ücra köşesine, Hakkari’sinden Şemdinli’sine kadar müzisyendir. Âşık olur türkü yaratır, söyler, acı çeker yine söyler. Buna türkü demeyelim çok çeşitleri var çünkü. Yani Anadolu halkı, tüm duygu ve düşüncelerini müzikli sözlerle  dile getirir.  

                Bir de uygar dünyanın ortaya çıkardığı sanat dalları vardır. Resim sanatı, heykel sanatı gibi… Bizim geleneklerimizde bu yoktur. Ancak müzik sanatı bizde çok daha eskidir, çok daha çeşitlidir, çok daha gelişkindir. Özellikle Doğu Anadolu insanı… Yediği ekmek çökelektir ama bir türkü söyler. Aman Yarabbi! İnanamazsınız. Neden çünkü böylece derdini haykırır. Çünkü derdini, tasasını, aşkını sevgisini haykırır türkü ile. Bakınız zengin köyler, tuzu kuru köyler türkü sevmezler, hor görürler… Yoksul olan insanlar türküye daha çok değer verir. Aç biilaç olan insanlar türküye düşkündür. Bunları çok iyi kategorize etmek gerekir. Böyle çalışmalar yapıldı, yapılmadı değil. Fakat bu çalışmaları yapanlar, kendilerinden önce yapılan derleme çalışmalarını yok sayarak sanki ilk defa kendileri yapmış gibi davrandılar. Onları pek suçlamıyorum çünkü, türkülerin notaya alınması bambaşka bir kültürdür. Bizim türkülerimizin nota ile hiçbir birlikteliği yok. Bunu kimseler aşamadı. Bu birlikteliği kurma, bu birlikteliği, bu birlikteliği sağlama açısından. Zaten var olan halk türkülerini çok sesli hale getirmek yaratıcılık değildir. Bizim birçok bestecimiz, Anadolu türkülerine eğilmiştir. Türkülerimiz notaya geçirmişlerdir. Ancak bu bir başarı değil, ayrıca yeterli değil.

                Bunun marifet olmadığını Fazıl önsezileriyle fark etmiştir. Ben de söylüyorum böyle olduğunu. Fazıl’ın başta ses için, tema için yararlandığı parçalar var. Ancak şimdi yararlandığı parçaları piyanoya uyarlıyor. Doğru da yapıyor. Sahtekârlık yok onda, dürüstçe yapıyor. Bir Anadolu ezgisinin bir kısmını alıp işlediği gibi, ondan esinlenerek de yeni çalışmalar yapıyor.

                • Günümüzde size göre müzik yayıncılığı ne durumdadır, anlatır mısınız?

                • Yürekler acısı bir durumda. Ben istediğim kadar yazayım, müzik ile ilgili yayıncılığımız zayıf. Karadağ diye bir ülke var, bizim müzik yayıncılığımız ancak onun kadardır. Halbuki çok yaratıcı ve müzikal bir milletiz.

FAZIL MÜZİKÇİ DOĞMUŞ

                • Ülkemizin bütün dünyadaki  temsilcisi değerli piyanistimiz ve bestecimiz Fazıl Say’ı  babasından dinleyebilir miyiz?               

• Babası olarak tabiî ki onu anlatırım. Fazıl müzikçi doğmuş. Daha iki yaşındayken içinden geldiği gibi ritmik hareketlerle sallanırdı. Öyle çocuklar vardır, durduk yerde ritmik hareketlerle sallanırlar. Ben bunun müzik yeteneği ile ilgili olduğunu bilmiyordum. Fakat Fazıl 4-5 yaşına gelince sanki  piyano dersi almış gibi  çalmaya başladı. Bir gün arkadaşım Mithat Fenmen’e Fazıl’dan söz ediyor. Mithat Fenmen, eğitimci olarak, insan olarak çok büyük bir besteci. Getirin bakalım diyor. Ve ardından Fazıl’ı her gün çalıştırıyor. Öyle büyük bir keyifle çalıştırıyor. Fazıl’a müzik öğretmekten,  piyano çalmayı öğretmekten son derece hoşnut. Fazıl,  Mithat Fenmen ile çalışmaya 4.5, 5 yaşında başladı. Bu durum Fazıl’ın ilkokulu bitirmesine dek sürdü. İlkokuldan sonra Fazıl Konservatuara başladı. Mithat Fenmen öğretmeni oldu. Ancak iki ay sonra öldü. Büyük adamdı Mithat Fenmen. Fazıl’a ders vermeye başladıktan birkaç ders sonra kendi kendime, bu dersler bedava olacak değil ya… diyerek sormaya kalkıştım. Daha sorumu bitirmeden: “Anlaşıldı, ben bu öğrencilerden hiç para almıyorum. İdil’i de, Suna’yı da böyle çalıştırdım. Ve daha birçoklarını… Fazıl’dan da almam.” dedi.  

                Böyle insanlar. Bunu anlatmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Yayımlanacak diye de seviniyorum. Mithat Fenmen kendini müziğe adamış, insanlığa adamış bir adam. İnsan ile müzik ilişkisine adamış bir büyük adam. Mithat Fenmen’in ölmesi acı oldu. Ancak öğrencisi Kâmuran Gündemir, hemen Fazıl’ı aldı. Kâmuran Gündemir, Ankara Konservatuarında önemli bir hoca, profesör unvanı almış bir adam. Fazıl’ı bu hocalar eğitti. Konservatuar eğitimi ilkokuldan sonra 3 yıl ortaokul, 3 yıl lise ve 4 yıl da lisans eğitimi olmak üzere 10 yıl sürüyor. Fazıl bunu 4 yılda bitirdi. Ne yapsın? Sınıf atlatıyorlar. Hocaları; başta Mithat Fenmen ardından Kâmuran Güldemir büyük insanlar. Ve her şeyin farkındalar. Türkiye’nin durumunun, Türkiye’de piyano çalmanın, piyanist olmanın ne olduğunu biliyorlar. Bu nedenle Fazıl’ı yönlendirdiler. Fazıl okulu bitirir bitirmez Alman bursu kazanarak hemen oraya gitti. Henüz 17 yaşındaydı.  Düsseldorf Müzik Yüksek Okulunda eğitimini sürdürdü. Almanlar neredeyse onu kaptı. Ne araya aracı koyma, ne torpil hiçbir şey yapılmadı. Hâlen de araları çok iyi.

                Fazıl şimdi de Çin ve Japonya müziklerine, otantik müziklerine taktı. Araştırıyor, güzel şeyler yapıyor. Japonlar Fazıl’a çok değer veriyorlar. Sanki Japon İmparatoru Fazıl. Buna sevgi denemez adeta bir tutku bu.

İDİL BİRET, SUNA KAN OLMASAYDI FAZIL SAY OLMAZDI

                • Fazıl Say’ın babası olarak çocukları müziğe yönelen velilere ve öğretmenlere neler önerirsiniz?

                • Tabi yaşadığım bir süreci içeriyor bu soru. Kendimle ilgili olarak değil Fazıl ile yaşadığım süreç. Müzik ile ilgili ne düşündüysem Fazıl’ı ona yönlendirdim. Bir baba olarak Fazıl’a yaptığım yönlendirmeler Konservatuarın yönlendirmeleriyle örtüşüyordu. Hiç çatışmıyordu. Aykırılığı yoktu.

                Fazıl bizim türkü dağarcığımızın değerini türkücülerden çok daha iyi bilir, önemini bilir. Türk Halk müziğinin değerini, önemini, dünyadaki yerini ve ne kadar ileri olduğunu bilir. Konservatuarda bir yandan müzik teorisinin ıcığını cıcığını çıkarırken, bütün bunların bizim halk müziğimizden çıktığını söylemiştir. Hiç korkmaz hep açık konuşur. Fazıl’ın en üstün tarafı budur bence.

                Hiç kimseyi önemsememek, hiç kimseyi incitmek istemem. Fazıl 30 yıldır dünyaca tanınıyor. Dünyada piyasası 30 yıldır sürüyor. Bütün dünyada, beş kıtada tanınıyor, seviliyor. Sürekli konserlere çağırılıyor. Bu durumda olan başka bir sanatçı yok. Tüm dünyanın paylaşamadığı bir sanatçı Fazıl. İdil Biret , Suna Kan, o zamanın sanatçılarının, günümüz kuşağına  çok büyük katkısı var. Onlar olmasaydı Fazıl Say olmazdı. Konservatuar olmazdı.

                • Hocam var mı velilere, öğretmenlere öneriniz?

                • Müziğe yeteneği olmayan insan sayısı çok azdır. %3-7 dolayındaki kişinin kulağı iyi duymayabilir. Mesele en iyi olanı ortaya çıkarmak; “Buldum seni çocuk” diyebilmek. Bunu bulabilmek önemli. Ancak bakıyorsunuz yok.  Mesela neden Fazı Say’ın ardından yeni Fazıl Say’lar çıkmadı?

                Mesela Muhiddin Dürrioğlu, tanımıyoruz Oysa dünyada konser vermediği yer yok. Bütün dünya tanıyor. Belçika’da yaşıyor. 21 yaşında profesör olmuş.

Siz çok yönlü bir insansınız. Eğitimci, kültür insanı, edebiyatçı, yazar. Bu günkü edebiyatımızın durumunu nasıl buluyorsunuz?

• Ben bu sorudan kaçayım en iyisi. Aslında edebiyata çok yetenekli bir halkız. Anadolu’da diğer halklar da yetenekli bu konuda. Hepsi yetenekli. Bunun değerini bilme ve değerlendirmek lazım. Ancak devlet olarak buna hiç yanaşmadık. Zaten üstün olan kendini belli eder. Doğru üstün yetenek kendini belli eder. Ancak onun yeteneğini anlayabilecek, yönlendirecek öğretmenler var mı?

Hocam kişiliğinizde etkili olan Bingöl’de yaşadığınız ve unutamadığınız bir anınız var mı?

• Çok anım var ve hepsi önemli. Başka bir zaman anlatayım. Geçen yıl gelip beni aldılar götürdüler. Çok mutlu oldum. Gezdik. Okul yeniden yapılmış. Ancak öğrencilerim şimdi 60, 70 yaşında.

ÇOCUK MÜZİKLİ BİR ORTAMDA DOĞARSA MÜZİĞE YATKINLIĞI ARTAR

Hocam kişiliğin oluşmasında, insanlaşma sürecinde sanat eğitiminin payı büyük. Sizce Türkiye de bu konuya yeterince önem veriliyor mu?

Verilmiyor hayır. Aslında müzik eğitimi çok küçük yaşlarda başlamalı. Radyodan, plaklardan müzik dinlemeli. Bir çocuk,müzikli bir ortamda doğarsa müziğe yatkınlığı artar; yeteneği ortaya çıkar. Fazıl öyle keşfedildi. Çok yetenekli olduğu, üstün yetenekli olduğu ortaya çıktı. Bunu Türkiye geneline uygulamak lazım. Türkiye’de nice Fazıl Say’lar vardır. Ondan daha üstün daha yetenekli nice çocuklar vardır. Hani nerede? Bu konuda ne gayret gösterdi, nasıl bir çalışma yaptı bizim eğitim sistemimiz? Yok mu, var. Diyelim ki Erzurum’da bir öğretmen, bir öğrencisinin yeteneğini saptıyor. Konservatuara götürüyor oradan bir hoca çocuğu dinliyor ve yetenekli olduğunu görüyor. Ancak bunlar çok az. Milyonda bir. Tabi ki kesin bir oran değil bu.

Neyse ki ilkokullarımız, ortaokullarımız, liselerimiz müziklidir. Avrupa’da müzik diğer derslerden ayrılır. Bizde ise müzik eğitimi diğer derslerden ayrılmaz. Ben öğretmenlik yaptım biliyorum teklif çocuktan gelir ve türkü söylemeye başlar. Hatta okula başlamadan, okula gelirken türkü söyleyerek gelir. Böyle bir manzaraya Almanya da, Belçika da rastlayamazsınız. Biz çok yetenekli bir halkız ancak değerini bilmiyoruz. Kurduğumuz sistemler, eğitim sistemleri çok soğuk. Bana bile soğuk geliyor. Çocuğa kim bilir nasıl geliyor. Öyle değil mi?

Bugünkü sistemde öğretmenler yeterli müzik eğitimi almadan yetişiyor. Öğrencisinin yeteneğini fark etmek şöyle dursun, öğrencisini müzik konusunda eğitemiyor.

Müziğin değerini bilemiyoruz. Farkında değiliz müziğin. Türkülerimizin değerinin farkında değiliz. Türkülerimizin müzik olduğunu bilmiyoruz.

• Günümüzde bazı kesimlerde halkımıza güvensizlik var. Oysa büyük değişimlerin arefesindeyiz. Siz bu konu da ne düşünüyorsunuz?

• Çok yetenekli bir milletiz. Halkımız bir türküyü söylerken hissederek, hiçbir duygusun es geçmeden duyarak söyler. İsviçre’deki bir çocukta bu yetenek var mı? Var ancak çok daha az.

• Siz Ulusal Eğitim Derneği’nin Onursal üyesisiniz. Öğretmen Dünyası  dergisi 40 yıldır imece ile çıkıyor. Son olarak dergimiz yayın kuruluna, okurlarına, derneğimiz üyelerine ne demek istersiniz?

Derginizin Yayın Kurulunu, ki içinde siz de varsınız kutluyorum. Çok değerli ve önemli bir çalışma.

*Öğretmen Dünyası Dergisi, 474.sayı(Haziran 2019), s.29-33.

MÜZİK İNSAN FORMASYONUNDA EN ÖNEMLİ ÖGELERDEN BİRİDİR**

**Refik Saydam “Ahmet Say’la Söyleşi”, MÜZED Dergisi 5.sayı(İlkbahar 2002)s.11

Ahmet Say, 1935 yılında İstanbul, Kadıköy’de matematik öğretmeni Fazıl Say ile felsefe öğretmeni Nüzhet Say’ın oğlu olarak doğmuştur. Piyano eğitimine 7 yaşında başladı. İstanbul Erkek Lisesi’nden mezun oldu. Ortaokul ve lise öğreniminin yanı sıra okul yıllarında 1946 yılında Ferdi Ştatzer’in isteği üzerine İstanbul Belediye Konservatuvarı’na girerek 1950 yılına kadar devam etti. 1945-50 yılları arasında Verda Ün ile piyano, Demirhan Altuğ ile teori ve Raşit Abed ile armoni çalıştı. 1954 yılında Almanya’ya basın-yayın eğitimi almak için gitti ve 6 yıl orada kaldı. Gazetecilik okurken Kurt Köhler adında bir müzikolog ve orkestra şefinin evinde pansiyoner olarak kaldı. Bir yandan da müzikolog Kurt Köhler’in özendirmesiyle müzikolojiye ilgi gösterdi.

 Türkiye’ye dönüşünde akademisyen olmak istedi ancak Almanya’daki okulunun denkliği kabul edilmeyince Bingöl’e Almanca öğretmeni oldu. 1960 yılında Türkiye’ye döndüğünde Bingöl’e Almanca öğretmeni olarak atandı ve üç yıl halk eğitimcisi ve folklorcu olarak görev yaptı. Bu dönemde türkü, ağıt ve masallar derledi, halk dansları toplulukları kurdu ve çocuk toplulukları yetiştirdi. Bingöl Hikayeleri adlı eseri bu dönemin ürünüdür. Bingöl’deki öğretmenliğinin ardından Erzincan’da halk eğitim uzmanı olarak çalıştı. 1964 yılında Ankara’ya döndü.

Piyanist ve besteci Fazıl Say oğludur. Ahmet Say, konservatuvarlar ile üniversitelerin müzik bölümlerinde temel eser olarak okutulan müzik kitaplarının yazarıdır.

 Ahmet Say, 1967 yılında Türk Solu adlı derginin yazı işleri müdürü oldu. 12 Mart 1971 tarihinde verilen muhtıra sonrası 4 kez gözaltına alınan ve toplam 17 ay hapis yattı. Hapisten çıktıktan sonra 1976 yılında “Kocakurt” romanını yazdı.

 Ahmet Say, oğlu Fazıl’a aldığı ilk piyanonun parasını da hapisteyken yazmaya başladığı ‘Kocakurt’ adlı romanıyla kazandı. ‘Cezaevinde kalmak beni eğitti’ diyen Say, o günlerle ilgili şunları anlattı: ‘Davalarda hüküm almadığım halde bir dava sarktığı için beni Ulucanlar Merkez Cezaevi’ne attılar. Maksim Gorki’nin bir kitabının adı, ‘Benim Üniversitelerim’dir. Cezaevi de gerçekten benim için üniversite oldu. Orada 5-6 ay kaldım. Mahkumların ‘Kocakurt’ diye seslendikleri bir dolandırıcının anlattığı hikayelerden hareketle bir roman yazdım. Milliyet’in roman yarışmasına gönderdim, oradan ödül aldım ve kitap basıldı. Kazandığım parayla Fazıl’ın ilk piyanosunu aldım.’

 1977-1983 yılları arasında aylık “Türkiye Yazıları” dergisini; Cemal Süreya, Vecihi Timuroğlu, Ragıp Gelencik, Demir Özlü, Ali Püsküllüoğlu ile birlikte çıkardı.

 1980 yılından sonra ise sadece müzik yazarlığı ile ilgilendi. Ahmet Say, 2 Mart 1992 tarihinde kurulan ve 2 yıl başkanlığını da yaptığı “Edebiyatçılar Derneği” kurucu üyelerindendir.

 1982 yılında yazdığı “İpek Halıya Ters Binen Kedi” (epik öykü) adlı hikâye kitabı Almanca’ya çevrilerek 1985 yılında Berlin’de yayınlanmıştır.

 1985 yılında “Müzik Ansiklopedisi Yayınları”nı kuran Ahmet Say, Türkiye’de konservatuarlar, üniversitelerin müzik eğitimi bölümleri, müzikçiler ve müziksever aydınlar tarafından ilgiyle karşılanan kitaplar yazdı.

 1995 yılında “The Music Makers in Turkey” adı ile İngilizce hazırlanan kitabı, Türkçe olarak “Türkiye’nin Müzik Atlası” adı ile 1998 yılında yayınlanmıştır.

 Daha önce 2012 yılında; Bingöl Hikâyeleri (Güneşin Savrulduğu Yerden) adları ile yayınlanan kitabı Ca Yo Ke Tij Ti Ra Bena Vila ismi ile Zazaca olarak Evrensel Basım Yayın tarafından yayınlandı. Ahmet Say, aynı zamanda 1978 yılında kurulan Say Yayınları’nın sahibidir.

 Türkiye’nin önde gelen gazete ve dergilerinde yayımlanan yüzlerce müzik eleştirisi ve sanat sorunları üzerine yazdığı ilginç yazılarıyla tanınan Say, uluslararası ve ulusal müzik toplantılarında yankı uyandıran, incelediği sorunların çözüm yollarını gösteren bildiriler sundu.

 Ödülleri :

1970 – TRT Ödülleri Öykü Yarışması Başarı Ödülü (Kamil’in Atı adlı öykü)

1974 – Yeni Adımlar Dergisi’nin açtığı Sabahattin Ali Hikaye Yarışması Birincilik ödülü

1975 – Antalya Film Festivali Öykü Yarışması Mansiyon ödülü

1975 – Kocakurt adlı romanı ile (Milliyet Yayınları Roman Yarışması’nda basılmaya değer ürünler arasında yer aldı.

Kitapları :

2012 – Ca Yo Ke Tij Ti Ra Bena Vila

2011 – Ağaçlar Çiçekteydi

2008 – Müzik Ansiklopedisi – 3 Cilt Takım

2008 – Müzik Nedir, Nasıl Bir Sanattır ?

2007 – Mozart (Mozart’ın Anısına)

2007 – Müzik Yazıları

2002 – Müzik Sözlüğü

2000 – Müziğin Kitabı

1996 – Müzik Öğretimi

1995 – The Music Makers in Turkey

1994 – Müzik Tarihi

1988 – Güneşin Savrulduğu Yerden

1982 – İpek Halıya Ters Binen Kedi (epik öykü)

1980 – Bingöl Hikâyeleri (öyküler)

1975 – Kocakurt

RAMAZAN (ŞEKER) BAYRAMI VE 1 MAYIS EMEK VE DAYANIŞMA GÜNÜ KUTLU OLSUN…

Değerli üyelerimizin, değerli dostlarımızın Ramazan (Şeker) Bayramlarını ve 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günlerini kutlar, bayramların ülkemize ve insanlığa mutluluk, esenlik getirmesini dileriz.

Müzik Eğitimcileri Derneği (MÜZED) Genel Merkezi